Sonbahar film festivallerinin büyük üçlüsü olan Venedik, Telluride ve Toronto’nun perdesi kapanırken, ödül sezonu için iddialı yapımlar ve performanslar belirginleşmeye başladı. Bu yılın en dikkat çekici isimlerinden biri ise İrlandalı aktör Andrew Scott oldu. Scott, ‘Elsinore’ filmindeki etkileyici performansıyla sadece En İyi Erkek Oyuncu Oscar adaylığı için kesin gözüyle bakılmakla kalmıyor, aynı zamanda gelecek ilkbaharda ödülü evine götürmesi en muhtemel adaylar arasında gösteriliyor. Eğer bu gerçekleşirse, Scott, Akademi’nin neredeyse yüz yıllık tarihinde En İyi Erkek Oyuncu Oscar’ını kazanan ilk açıkça eşcinsel aktör olarak sinema tarihine geçecek.
Scott’ın böylesine tarihi bir başarıya imza atma ihtimali, günümüzde bile şaşırtıcı görünse de, canlandırdığı hikayenin geçtiği 1989 yılında çok daha farklı bir anlam taşıyordu. ‘Elsinore’ filmi, Chariots of Fire ve Gandhi gibi filmlerden tanınan yetenekli İskoç yıldız Ian Charleson’ın yaşamına odaklanıyor. Charleson, yıldız olma yolunda eşcinselliğini gizlemenin elzem görüldüğü bir dönemde, bu durumu kariyerinden silmeye çalışmış, ancak hak ettiği şöhret düzeyine asla ulaşamamıştı.
Ian Charleson’ın Mirası ve Elsinore
Film, Charleson’ın hayatındaki dönüm noktasına, yani 1989 Aralık’ında Daniel Day-Lewis’ten devraldığı National Theatre’daki Hamlet rolüne odaklanıyor. Charleson, gizlice AIDS ile mücadele etmesine rağmen, bu rolde gelmiş geçmiş en iyi performanslardan birini sergilemişti. Son gösterisinden altı hafta sonra, henüz 40 yaşındayken hayatını kaybeden Charleson’ın ailesi, ölümünün ardından teşhisini ve cinsel yönelimini kamuoyuna açıkladı. Bu durum, Birleşik Krallık’ta AIDS’e bağlı ilk ünlü ölümü olarak kayıtlara geçti ve hastalığa dair farkındalığın ve kabulün artmasında önemli bir rol oynadı.
Andrew Scott için ‘Elsinore’ sadece bir oyunculuk projesi değil, aynı zamanda kişisel bir tutku projesi. Scott, 2014 yapımı ‘Pride’ filminin senaristi Stephen Beresford ile birlikte filmin yapımcılığını üstlenmiş ve finansmanını sağlamak için büyük çaba sarf etmiş. Scott, annesi Nora’yı 2023’te kaybetmesinin ardından bu projeyi hayata geçirme konusunda büyük bir motivasyon hissettiğini belirtmiş ve ‘O yas halinde, kaybedecek hiçbir şeyiniz kalmadığını hissedersiniz’ sözleriyle bu derin duyguyu ifade etmişti.
Andrew Scott’ın Kariyer Yolculuğu ve Temsiliyet Anlayışı
Dublin’de 1976’da doğan Andrew Scott, 17 yaşında ilk filmini çekmiş, Trinity College Dublin’de drama eğitimi almış ve 22 yaşında Londra’ya taşınmıştı. Kariyerinin başlarında, kendi cinsel yönelimi hakkında sessiz kalması ve ‘tek tipleştirilmekten’ kaçınması tavsiye edilmişti. Ancak Scott, 2013 yılında, ‘Sherlock’ dizisindeki Moriarty rolüyle geniş kitlelerce tanınmasının ardından 37 yaşında açıkça eşcinsel olduğunu kamuoyuna duyurdu. Bu tarihten itibaren, Andrew Scott, Ian McKellen’dan bu yana kamuoyuna açıkça eşcinsel olan aktörlerin heteroseksüel rolleri inandırıcı bir şekilde canlandıramayacağı fikrini çürütmek için önemli adımlar attı.
‘Fleabag’deki ‘Hot Priest’ rolü en bilinen örneklerden biri olsa da, ‘Blue Moon’daki Richard Rogers, ‘Denial’daki Anthony Julius ve tek kişilik ‘Uncle Vanya’ oyunundaki on farklı karakter gibi sayısız heteroseksüel rolü başarıyla üstlendi. Scott, Toronto’da LGBTQ+ temsiliyeti üzerine yaptığı bir konuşmada, ‘Savaş asla bitmez, ancak seyircilerin hafife alınmasını durdurma konusunda önemli ilerlemeler kaydedildi. Onlar zekiler ve hem temsiliyet hem de dönüşüm görmek istiyorlar’ diyerek konuya olan duyarlılığını dile getirdi.
Variety dergisinin baş eleştirmeni Guy Lodge, Andrew Scott’ın sektörde açıkça eşcinsel bir başrol oyuncusu için ‘benzeri görülmemiş bir kariyer yolu çizdiğini’ belirtiyor. Lodge’a göre Scott, queer rollere sıkışıp kalmadan, aynı zamanda ana akım geçerliliğini kanıtlamak için bu rollerden kaçınmak zorunda da kalmıyor. ‘Pride’, ‘All of Us Strangers’, Netflix dizisi ‘Ripley’ ve şimdi de ‘Elsinore’ gibi yüksek profilli rollerinin queer karakterler olmasına rağmen, Lodge bu roller arasında başka ortak noktalar bulunmadığına dikkat çekiyor. Scott, kısıtlamalara ve stereotiplere meydan okuyarak, ekranlarda queerliğin birçok farklı şekilde temsil edilebileceğini gösteriyor.
Sanat Dünyasında Saygın Bir Yer
Scott’ın bu ileri görüşlü dürüstlüğü, sanatçı kişiliğinin bir parçası haline geldi. Nazik, tavizsiz samimiyeti ve özel hayatına dair zarif takdiri, hem kamuoyu hem de meslektaşları tarafından büyük saygı ve sevgiyle karşılanmasını sağladı. ‘Elsinore’da yönetmen Richard Eyre’ı canlandıran ve daha önce ‘Ripley’de Scott ile birlikte rol alan Johnny Flynn, ‘Onu seviyorum. Çok değerli bir arkadaşım ve ‘Elsinore’ için her şeyi hak ettiğini düşünüyorum. Her zaman yaptığı işe tüm ruhunu katar ama bu bambaşka bir şeydi. Ian Charleson’ı canlandırmasını izlemek büyük bir ayrıcalıktı’ sözleriyle Scott’a olan hayranlığını dile getiriyor.
Simon Stephens gibi yazarlar da Scott’ın ‘inanılmaz duygusal içgörüye sahip bir aktör’ olduğunu ve ‘dilsel ve fiziksel nüanslarının baletik bir zarafet taşıdığını’ belirtiyor. Scott’ın kariyerindeki ödül geçmişi, yeteneğine rağmen şaşırtıcı derecede dalgalı seyretti. ‘A Girl in a Car With a Man’ ve ‘Present Laughter’ ile Olivier, ‘Sherlock’ ile TV Bafta ödülleri kazanmasına rağmen, ‘Fleabag’ için büyük bir ödül alamadı. ‘All of Us Strangers’daki yıkıcı performansının Bafta adaylıklarında göz ardı edilmesi de dikkat çekiciydi.
Ancak bu durum, Akademi üyeleri nezdinde Scott’ın lehine işleyebilir. Aktörlerin Akademi’deki en büyük seçmen grubunu oluşturduğu düşünüldüğünde, ‘Elsinore’ filminin mesleki kapsayıcılığı, cesareti ve dayanışmayı kutlaması, üyeler arasında özel bir yankı bulabilir. Andrew Scott’ın potansiyel Oscar zaferi, sadece kişisel bir başarı değil, aynı zamanda sinema dünyasında temsiliyetin ve kimliklerin daha geniş bir kabulünü simgeleyen önemli bir kültürel dönüm noktası olabilir.
Bu makale, The Guardian Culture'da yayımlanan bir analizden derlenerek hazırlanmıştır. Kaynak: The Guardian Culture.






