Amerika Birleşik Devletleri tarihinde en uzun süre hapis yatan siyasi mahkumlardan biri olarak anılan Yerli Amerikalı aktivist Leonard Peltier’in yaklaşık elli yıl süren adalet mücadelesi, nihayetinde 20 Ocak 2025 tarihinde bir dönüm noktasına ulaştı. Dönemin ABD Başkanı Joe Biden, görev süresinin son dakikalarında Peltier’in müebbet hapis cezasını hafifleterek, aktivistin şartlı tahliyesinin önünü açtı. Bu tarihi kararın hemen ardından, Peltier’in hayatını ve davasını konu alan ‘Free Leonard Peltier’ adlı belgesel, yönetmenler David France ve Jesse Short Bull imzasını taşıyarak Sundance Film Festivali’nde prömiyerini yaptı ve kısa süre sonra Netflix platformunda izleyiciyle buluştu.
Yarım Asırlık Bir Mücadelenin Perde Arkası
Leonard Peltier, 1975 yılında Güney Dakota’daki Pine Ridge rezervasyonunda çıkan ve iki FBI ajanının ölümüyle sonuçlanan bir çatışmada cinayetle suçlanarak hapse atılmıştı. Peltier, bu suçlamaları her zaman reddetmiş, yargılandığı davanın ise yaygın olarak yolsuzluklarla dolu ve haksız bir süreç olduğu ileri sürülmüştü. Amerikan Yerli Hareketi (AIM) liderlerinden biri ve Yerli Amerikalı direnişinin önemli bir sembolü haline gelen Peltier, 49 yılını demir parmaklıklar ardında geçirdi. Yıllar süren uluslararası baskılar ve aktivistlerin çabaları, onun serbest bırakılması yönünde kamuoyu oluşturmuştu.
‘Free Leonard Peltier’ belgeseli, sadece Pine Ridge’deki o kader gününü değil, aynı zamanda ABD’deki Yerli aktivizminin uzun ve çetin yolculuğunu da gözler önüne seriyor. Film, Peltier’in çocukluğundan itibaren Yerli yatılı okullarının zorla asimilasyon politikalarına karşı verdiği mücadeleden, AIM’in 1972’de Kızılderili İşleri Bürosu’nu (BIA) işgaline ve Peltier’in özgürlüğü için verilen onlarca yıllık çabaya kadar geniş bir zaman dilimini kapsıyor. Yönetmen Jesse Short Bull, Oglala Lakota kökenli biri olarak Peltier’in adının Yerli direnişiyle nasıl özdeşleştiğini ve bu davanın ne denli köklü bir adaletsizliğin simgesi haline geldiğini vurguluyor.
Toprak Ananın Çığlığı ve Yargıdaki Çarpıklıklar
Belgeselin ilk yarısı, büyük ölçüde arşiv materyalleri ve AIM’in artık yaşlanmış eski üyeleriyle yapılan röportajlara dayanıyor. Bu bölümde, hareketin kökenleri, yatılı okulların yarattığı kriz, zorla tahliyeler ve kabile topraklarına yönelik sürekli tecavüzler gibi konular ele alınıyor. Peltier’in 1960’larda Navajo Ulusu’ndaki bir enerji santralinde çalışırken maruz kaldığı Yerli karşıtı polis şiddeti, onu AIM’e katılmaya iten önemli bir etken olmuştu. AIM’in “bozulan anlaşmalar yolu” (trail of broken treaties) konvoyunda Washington’a giden Peltier, BIA binasının işgalinde güvenlik görevlisi olarak yer almıştı. Bu işgal sırasında, kabile topraklarının madencilik için kullanılacağına dair planların ortaya çıkması, bölgedeki gerilimi daha da artırmıştı.
Pine Ridge rezervasyonu, ABD’nin en zengin uranyum yataklarından bazılarına ev sahipliği yapıyordu. Peltier’in rezervasyona geldiği dönemde, Dick Wilson liderliğindeki yozlaşmış bir kabile hükümeti, BIA destekli özel “haydutları” (Guardians of the Oglala Nation) aracılığıyla kabile üyeleri ve bölge sakinlerini korumak için gelen AIM ile şiddetli çatışmalar içindeydi. Filmde, bir eski sakin o dönemde Pine Ridge’de 68 cinayet işlendiğini ve hiçbir tutuklama yapılmadığını aktarıyor. Çatışma günü, militarize edilmiş FBI güçleri – arşiv görüntülerinde düzinelerce tank ve askeri tarzda saldırı silahları görülüyor – birkaç AIM güvenlik üyesiyle ateş alışverişinde bulunurken, Wilson tek taraflı olarak rezervasyonun sekizde birini federal hükümete devretmişti.
Yönetmen David France, filmi bir “suçu kimin işlediğini bulma” çabası olarak değil, tarihsel bir bakış açısıyla ele aldıklarını belirtiyor. Filmin ana mesajlarından biri, Pine Ridge’deki çatışmanın ve Peltier davasının özünde toprak meselesi olduğudur. Film katılımcıları ve yönetmenler, FBI’ın o günkü şiddeti en azından tırmandırdığını, hatta belki de doğrudan kışkırttığını öne sürüyorlar. Çatışmada ajanlar Jack Coler ve Ronald Williams ile birlikte AIM üyesi Joe Stuntz da hayatını kaybetmiş, ancak Stuntz’un ölümüyle ilgili hiçbir zaman tutuklama yapılmamıştı.
Yargıdaki Hatalar ve Peltier’in Direnişi
Belgeselin ikinci yarısı, Peltier’in Kanada’da tutuklanmasının ardından yaşanan çok sayıda yargı hatasını detaylandırıyor. Peltier’in iadesi, kendisiyle hiç tanışmadığı ve daha sonra zorlama altında ifade verdiğini belirterek geri çeken bir “kız arkadaşının” uydurma tanıklığıyla sağlanmıştı. Ayrıca, kendisini savunma hakkını kullanarak beraat eden Dino Butler ve Bob Robideau adlı diğer sanıklardan ayrı olarak, ırkçı olduğu bilinen bir yargıcın başkanlık ettiği bir mahkemede yargılanmıştı. FBI’ın, Peltier’in iki ajanı yakın mesafeden vurduğuna dair kesin kanıt olarak sunduğu delillerin daha sonra güvenilmez olduğu ortaya çıkmıştı. 1984’te yapılan bir duruşmada ise FBI’ın kendi yaptığı bir ateşleme pimi testi, Peltier’in AR-15 tüfeğinin o günkü çatışmada kullanılmadığını gösterdi, ancak dava yine de bozulmadı. Peltier, cezasının hafifletilmesi karşılığında suçunu itiraf etme tekliflerini defalarca reddetti.
Yaklaşık yarım asır süren hapis hayatı boyunca Peltier, siyasetle olan bağını hiç koparmadı. Yönetmen France, onu “hareketin Nelson Mandela’sı” olarak tanımlıyor ve hapishanede bile örgütlenmeye devam ettiğini belirtiyor. Peltier’in mücadelesi, günümüzde de Yerli halkların toprak hakları ve anlaşmalarının korunması için devam eden daha geniş bir direnişin parçasıdır. Belgesel, Peltier’in nihayetinde evine dönerek dostları ve ailesiyle bir araya gelmesiyle sona eriyor, ancak kendisi ev hapsinin tam özgürlük olmadığını, seyahat etme ve destekçileriyle buluşma gibi konularda hala mücadele ettiğini ifade ediyor.
‘Free Leonard Peltier’ belgeseli, sadece bir bireyin adalet arayışını değil, aynı zamanda bir ulusun tarihi haksızlıklarla yüzleşme ve Yerli halkların kültürel varlıklarını koruma mücadelesini de geniş bir perspektiften sunuyor. Film, Yerli Amerikalılar Günü’nde Netflix’te yayımlanarak, bu önemli hikayeyi küresel izleyiciyle buluşturdu.
Bu haber, The Guardian'ın kültür sayfasında yayımlanan 'I just wasn’t going to give up’: the fight to free the longest-serving political prisoner in the US başlıklı makaleden derlenmiştir. Kaynak: The Guardian Culture.






