Kültür ve sanat dünyasının dikkat çeken isimlerinden Irmak Zileli, edebiyatseverleri, özellikle de genç okurları, yeni romanı ‘Her Şeyi Gördüm’ ile derin bir sorgulama yolculuğuna çıkarıyor. Günışığı Kitaplığı etiketiyle raflardaki yerini alan bu eser, cesaret, tanıklık ve sessizliğin insan ruhu üzerindeki etkilerini mercek altına alıyor.
Romanın başlangıcı, okuru beklenmedik bir gerilimin içine çekiyor. Bir sabah gelen ve konu satırında “Cinayet var” yazan ürpertici bir e-posta, her şeyin fitilini ateşliyor. Okulun gözde köpeği Tarçın’ın bahçedeki kuyunun dibinde ölü bulunmasıyla başlayan bu gizem, kimliği belirsiz bir tanığın “Her şeyi gördüm” cümlesiyle yeni bir boyut kazanıyor. Zileli, bu soğuk ve iddialı cümlenin üzerine inşa ettiği kurgusuyla, okuru gün gün gelen e-postaların peşinden sürüklerken, olayın ardındaki sır perdesini aralamaya davet ediyor. Gönderenin kim olduğu, cinsiyeti ya da o gece olay yerinde ne işi olduğu bilinmezken, tek kesin olan şey, anlatıcının gerçekten de her şeye tanık olduğu ve bunu anlatmaya kararlı olduğudur.
‘Her Şeyi Gördüm’, bir polisiye kurgusunun heyecanını barındırsa da, Irmak Zileli’nin asıl derdi çok daha derinlere iniyor. Yazar, bir çocuğun başka birini adım adım nasıl köşeye sıkıştırdığını, korkunun küçük dozlarla nasıl içimize işlediğini ve en tehlikeli anların çoğu zaman hiçbir iz bırakmayan anlar olduğunu keskin bir gözlemle aktarıyor. Sosyal antropolog kimliğinin getirdiği bu derinlik, satır aralarından sızarak, zorbalığın sadece failleri değil, olan biteni görüp susanları da nasıl bir yükümlülük altına soktuğunu sorgulatıyor. Roman, okuyucuyu adeta o okulun koridorlarında gezintiye çıkararak, tanıklığın ve sessizliğin anatomisini çıplak bir şekilde ortaya koyuyor.
Zileli’nin bu konudaki en zekice buluşlarından biri, failleri isimleriyle değil, renklerle anmayı seçmesi. Grubun lideri Kırmızı, onun gölgesindeki Mavi ve aralarına sonradan sürüklenen saf Beyaz gibi karakterler, isimlerin silinmesiyle geriye korkunun, gücün ve suskunluğun bir grup içinde nasıl el değiştirdiğini gösteren çıplak bir mekanizma bırakıyor. Ortada bir “cesaret oyunu,” bir dolunay ve yıllardır o kuyu için anlatılan hayalet hikâyeleri olsa da, asıl ürkütücü olan doğaüstü değil, gayet insani olan bir durumun ta kendisi.
Anlatıcı, daha ilk günden okuru uyarıyor: Tarçın’ın ölümüyle doğrudan bir ilginiz olmasa bile geceleri rahat uyuyamayacaksınız. Bu tehditvari cümle, romanın bütün gerilimini ayakta tutan ana yay görevi görüyor. Her e-posta yeni bir sırrın kapısını aralarken, her sır bir öncekinden daha fazla kişiyi işin içine çekiyor. Öyle bir an geliyor ki, okurun merak ettiği şey “katil kim” olmaktan çıkıp “bunu bana kim, neden anlatıyor” sorusuna evriliyor. Irmak Zileli, ‘Eşik’ romanıyla Yunus Nadi Ödülü’nü, ‘Son Bakış’ ile de Duygu Asena Ödülü’nü kazanmış, insan ruhunun karanlık köşelerini okuyucuyu yormadan anlatma yeteneğine sahip bir yazar. Bu kez gençlere sesleniyor olsa da, ele aldığı evrensel temalar, her yaştan okurun ilgisini çekecek nitelikte.
‘Her Şeyi Gördüm’, cesaret nedir, susmak da bir seçim midir, bir suça tanık olmak insanı ne yapar gibi temel soruları, okurun elinden bırakamayacağı bir gerilimin tam ortasına yerleştiriyor. Konu satırında “Cinayet var” yazan o ilk e-postayı açmaya hazır olanlar için, gerisi kendiliğinden geliyor. Ancak baştan belirtmek gerekir ki, bu hikayeye bir kez başlayanlar, kendilerini her şeyi görmek isterken bulacaklar. Irmak Zileli’nin bu sürükleyici genç romanı, 2026 yılında Günışığı Kitaplığı tarafından üçüncü baskısıyla yayımlandı ve 168 sayfalık hacmiyle okurlarıyla buluşuyor. Edebiyatın gücünü kullanarak toplumsal meselelere ışık tutan bu eser, genç okurların eleştirel düşünme becerilerini geliştirmelerine de katkı sağlayacak önemli bir metin olarak öne çıkıyor.
Bu makale, Sanatatak'ta yayımlanan bir tanıtım yazısından derlenmiştir. Kaynak: Sanatatak.






